 |
KINALI HASAN |
 |
|
 |
 |
| |
 |
Bu hikaye Çanakkale’de şehit olan
Yozgatlı Hasan'ın hikayesidir
Yozgatlı Hasan’ın lakabı da “Kınalı Hasan” olmuş Çanakkale’de.
Hasan, Yozgat ilinin Sarıkaya kazasına bağlı Karayakup köyünden(Belde)…
Daha bıyıkları terlememiş bu delikanlı, kendisi gibi gencecik arkadaşları ile beraber
yayan yapıldak yürüyerek Yozgat’tan çıkıp Çanakkale’ye ulaşmışlar.
Burada 64. Piyade Alayı, 1. Tabur,
2. Bölüğe intisap edip çakı gibi Mehmetçik olmuşlar. Zaten taburlar, alaylar Çanakkale’de eriyip bittiği için
cepheye gelen gönüllülere şiddetle ihtiyaç vardır.
|
|
İkinci bölüğün komutanı Yüzbaşı Sırrı Bey, askerlerini savaşa hazırlamak için onların talimlerinden boş kalan istirahat anlarında onlarla tanışıp konuşmaya başlardı.Böyle bir vakitte Yüzbaşı Sırrı Bey, Yozgatlı Hasan’la da tanıştı. Hasan’ın başındaki kına Sırrı Bey’in dikkatini çekti. Cepheye gelen askerlerin sağ ellerinde, sağ elinin üç parmağında ya da sağ ayağının parmaklarında kına görmeye alışıktı Sırrı Bey ama baştaki kınayı ilk defa görüyordu. Hasan’a bunun mânâsının ne olduğunu sorduğunda Hasan utandı, üzüldü ve dedi ki komutanına:
-Komutanım, buraya geleceğim vakit anam yaktı bu kınayı. Ben de niye diye sormadım.
Sırrı Bey:
-Öyleyse bir mektup yaz da sor bakalım, biz de öğrenmiş olalım.
Hasan:
-Ben yazı yazmasını bilmem ki komutanım.
Sırrı Bey:
-Öyleyse sen söyle bölük yazıcısı yazsın köyüne, bakalım ne cevap gelecek?
Hasan:
-Baş üstüne komutanım.
Bir istirahat anında bölük yazıcısı Hasan’ın yanına gelir. Hasan söyler, o yazar. Selam kelamdan sonra Hasan, bulunduğu yerin güzelliğinden, çiçeklerin kokusundan, arkadaşlarının dostluğundan, komutanının tatlı dilinden bahsettikten sonra, konuyu kınaya getirir.
-Anacığım, kumandanım saçımdaki kınayı sordu, ben bilemedim. Arkadaşlarımın arasında mahcup oldum. Kardeşlerimi askere gönderirken sakın onların saçlarını kınalama. Onlar benim gibi mahcup olmasınlar. Kınanın bir mânâsı varsa bildir de kumandanıma söyleyeyim.
Mektup Yozgat yollarına çıkar. Cevap gelir mi gelmez mi, anasına ulaşsa okur mu, okutur mu belli değil. Lakin Çanakkale’de sırtlan gibi saldıran düşmana karşı koymak lazım geldiği için ihtiyat kuvvetlerinin fazla bekleyecek zamanı yoktur. 2. Bölük de savaşın en çetin alanlarında görev yapar. Bu öyle bir harptir ki, dünyada eşi benzeri olmayan bir vahşet yaşanmaktadır. Anadolu’nun kınalı koç yiğitleri, ellerindeki kıt imkanlarla, adeta etten bir duvar örüp düşmana geçit vermeden namusları için, vatan için buruşmaya başlamışlardır. Bu ateş cehenneminde nice kınalı koç yiğitlerimiz, körpecik delikanlılarımız şehit olmakta, Avrupalının kan içen canavar makineleri, gemileri, topları Gelibolu’yu bir kan gölüne çevirmektedir.
Aradan iki ay geçmiştir. Bir gün Yüzbaşı Sırrı Bey’in bölük karargahına birkaç mektup ulaşmıştır. Yozgat’ın Sarıkaya İlçesi Kara Yakuplar köyünün köy katibi mektubu Hasan’ın anasına ulaştırmış ve anasının söylediklerini de yazıp cepheye yollamış. Mektup da anası şunları yazmış:
“Yavrum, Hasanım, Kınalı Kuzum,
Mektubun geldi, sanki dünyalar benim oldu. Köy katibi okudu, ben ağladım. Kumandanını pek sevmişsin, ne güzel! O senin babının yarısıdır. Sakın ola yavrum kumandanının emrinden çıkma, önünden aykırı geçme. Ateşe bas dese basasın yavrum. Kars’tan, Siirt’ten, Adana’dan, Uşak’tan arkadaşların olmuş. Birbirinizi çok sevip iyi geçinirmişsiniz. Elbette öylesi yakışır yavrum. Onlar senin dünya ahret hakiki kardeşlerindir. Sakın onları incitme yavrum. Südümü sana helal etmem. Kumandanın saçındaki kınayı sormuş. Bunda bilmeyecek ne varmış ki yavrum? Bizim burada Allah için kurban seçilen koçların başını kına ile süslerler. Ben de dört kardeşin içerisinde en çok seni sevdiğim için seni Hz. İsmail’e kardeş seçtim. O da kurban edilmek istendiğinde kınalanmamış mıydı? Yavrum, kıyamet günü, mahşer yerinde, o kına senin işaretin olacak, o kalabalıkta seni kolayca bulacağım. Aha işte benim kınalı kuzum da burada deyip seni bağrına basacağım.
Anan Hatçe”
Sırrı Bey, iki gözü iki çeşme mektubu okur. Sonra posta erini çağırır.
-Şu Yozgatlı Kınalı Hasan’ı bulun bakalım. Mektubunu ona ben okuyacağım, onun okuması yoktu.
Çok geçmez posta eri geri döner.
-Kumandanım Hasan bir hafta önce Arıburnu’ndaki şiddetli muharebede Hakk’a yürümüş.
Sırrı Bey, orada göz yaşarı içerisinde yana yakıla bağırmaya başlar:
- Bilmeliydim, bilmeliydim. Kurbanların kınalı olması gerek. Bu yiğitlerin hepsi de kınalı… vatana kurban seçilip gönderildiler. Bunların hepsi de kınalı kuzu, hepsi de Hasan gibi… Bilmeliydim, bilmeliydim.Dilimizi koruyalım,ona sahip çıkalım. |
 |
|
 |
 |
 |
SAKA HÜSEYİN |
 |
|
 |
 |
| |
 |
İkinci Anafartalar taarruzundan sonra, Türk birlikleri Anafarta Ovası'na ve tepelere yerleşmişti 35. Piyade Alayı 2.Bölük erlerinden Hayrabolu'lu Hüseyin alayın su ihtiyacını gidermekle görevli idi sabahın alaca karanlığında katırı ile yola çıktı.
Bigalı Köyüne gidip, kuyulardan tahta, damacanalara su doldurup geriye dönüşünü akşamın karanlığına denk getirmeye çalışırdı.
Katır önde, bizim Saka Hüseyin arkada ama, yola çıkmadan evvel katırının kulağına eğilir, her defasında söylediği sözleri tekrarlardı: "Haydi, Büyük Anafarta Köyünün üstünden 35. Piyade alayının bulunduğu siperlere" katır gide-gele bu yollara alışmıştır.
|
|
Fakat yolda, Hüseyi'nin çenesi durur mu? Savaş var imiş! Yığınla yaralı taşırlar imiş, umurunda mı? O bir türkü tutturmuş gidiyordu:
"Pınar baştan bulanır
İner dağı dolanır
Al başımdan sevdayı
Buna can mı dayanır.
Rinna, rinna yarim,
Rinna, rinna.
Saka Hüseyin damacanlarına suyu doldurarak "deh" deyip akşam karanlığında yola koyulur.Siperlerde 2. Bölük su bekliyor.Yaralılar daha da çok su bekliyorlar.Birden bire, yanı başında iki karaltı beliriyor.Gavurca haykırıyorlar!
"Dur! kımıldama!"
Hayrabolulu Hüseyin'in yapacak hiç birşeyi yok akıl almaz, gene de eşi görülmemiş büyük bir zeka kıvraklığı ile; düşman erlerine gevrek gevrek gülümsemeye başlar ve eliyle, koluyla katırının sırtında sallanan su damacanalarını gösterir, "Kumandan, kumandan?..." diye geveleniyor ve büyük bir saygı ile anzak kumandanını selamlayarak "Emret gavur kumandan!" der.Derhal bir tercüman bulunur. Saka Hüseyin anlatmaya devam eder.
"Bu su damacanalarını kendi kumandanım gönderdi. Sizin yaralılarınıza hediyemizdir.Düşmanımız susamıştır, susuz kalmasınlar dedi Mülazım Efendi!" ve arkasından ilave etti.Bu sudan verinde bir bardak ben içeyim der!"
Anzak Teğmeni kıpkırmızı kesilir... Gözleri dolar.İlk iş Hüseyin'i kucaklayıp iki yanağından öpmek.İkinci iş, Hüseyin'i tartaklayan devriyeleri bir güzel fırçalamak, üçüncü iş, Hüseyin'i siperin dibine oturtup soluklandırmak, o " comed bell" kutularından, Oxo et suyu özündeni sarma tütünden, cigara kağıtlarından, Topler çikolata paketlerinden bol bol yağdırmak...Bu aldıkları hediyeleri katırın sırtına vurur, kurnaz bir tilki gibi, siperden sipere zıplayıp kapağı ikinci bölük hattına atınca, bu sefer gözleri fal taşı gibi açılma sırası Mehmetçik' tedir." |
 |
|
 |
 |
 |
EDİNCİKLİ MEHMETLER |
 |
|
 |
 |
| |
 |
Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı konumdan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.Yalvarırcasına:
"Komutanım ne olur şu kolumu kes!"
Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar:
"Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!"
Bu ilahi cümleleri eimr gibi işiten Teğmen Saip, bıcağı kola kola vurur.Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet.Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: "Bu kol vatana feda olsun," der.
Yerdeki et parçalrından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur. |
|
Çünkü, Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu.
O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti.Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.
Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı.Alayların içine karışır, teke tek vuruşur.Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın ıyla haklamadığı kafir kalmaz.Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu.Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü...Gözü dünyaya kapandı..." |
 |
|
 |
 |
 |
GAZİ MEHMET AŞKIN’IN ANLATTIKLARI |
 |
|
 |
 |
| |
 |
İngiliz donanması Saroz’dan top atışları ile bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu.Böyle bir atıştan sonra, aynı, birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemin iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm, henüz sağ idi.Yanına kadar gidebildim.Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen Recep Eniştem:
“Kardeşim niçin böyle ah edip aglarsin, benim cigerimi daglarsin! Allah’ in verdigine merhaba! Takbir- i Rabbani böyle imiş! Onun kazasi geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir.Arzuladigim savaş yolunda oldu.O saadet bana yeter! Sen sag kalirsan, anamin elini benim içinde öp! Emzirdigi sütleri helal etsin!” dedikten sonra:
|
|
“Başimi kibleye dogru çevir!” diye bildi... Ruhu çoktan uçmuştu...
“Halil, bölükte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı.Bir mütted sessiz kaldı ve sonra: “Ahiretlik ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harbediniz! Ta ki Gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! Nidalarını rahatlıkla duyayım!” dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti
“Karayürek deresi’ne doğru iniyorduk: Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında geziniyordum.Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu, mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi avucuma mataradan su aldığımda, matarama doğdurduğum suyun kan olduğunu anladım.” |
 |
|
 |
 |
 |
İNSANLIK DERSİ |
 |
|
 |
 |
| |
 |
Çanakkale Savaşlar'ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi göleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:
|
|
- Niçin öldürmek istediğin askere ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi: "Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün". Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutan ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..." |
 |
|
 |
 |
 |
BEDELİ ÇANAKKALE’DE ÖDENDİ |
 |
|
 |
 |
| |
 |
Mehmet Muzaffer ve arkadaşları Mekteb-i Sultani öğrencisidir. Muzaffer tarih Hocaları ve aynı zamanda okul müdürü olan Münir Bey’le anlaşamamaktadır. Muzaffer kız arkadaşı Müjgan’la evlilik hayalleri kuran neşeli bir gençtir.
Diğer arkadaşları Ziya, Kemal, Halid, Tarık ve İbrahim’le okul günlerini tatlı yaramazlıklarla geçirirken savaş çıkar ve İstanbul gün geçtikçe zor şartlar altında kalır. Daha öncede savaşa öğrencilerini gönderen Münir Bey aynı şeyler olacak diye endişelenmektedir. Ancak öğrenciler bir gece gizlice muziplik olsun diye girdikleri Münir Bey’in özel odasında şehit öğrencilerin anılarını görünce dönülmez bir karar aşamasına gelirler. Hepsi gönüllü yazılır.
|
|
Komutanı Muzaffer’i oyalamak için, kamyon lastiği almaya İstanbul’a gönderir. Ancak kimsenin aklına gelmeyeni Muzaffer başarır, Sahte senet hazırlayıp üzerine Bedeli Çanakkale’de ödenecektir diye yazar. Kamyon lastikleriyle cepheye geri döner. Lastikler sayesinde bölüğüyle birlikte Gazze’ye gider ve orada şehit düşer. Tuttuğu günlük Münir Bey’e ulaştığında Müjgan da tüm olanları büyük bir acıyla öğrenir. |
|
 |
 |
 |
NİŞANLIYA VERİLEN SÖZ |
 |
|
 |
 |
ÜÇ PINARLI ALİ |
 |
|
 |
 |
EZİNELİ YAHYA ÇAVUŞ |
 |
|
 |
 |
BİR TUTAM SAÇ |
 |
|
 |
 |
HASAN ETHEM |
 |
|
 |
 |
| |
 |
Kurşunlar evlatları bulur,
Vurulan hep analar olur…
Hasan Ethem, Halit, Şevket ve Hilmi kardeşlerin en büyüğüdür. Şevket ve Hilmi henüz çocuktur.
Babaları Balkan Savaş’ında şehit olmuştur. Hasan Ethem, kardeşi Halit’i çocukluğunda kendi oyunlarından ayırmaz, onu kollardı. Halit, abisinin himayesinde büyüdüğü için ona çok bağlıdır. Hasan Ethem bu yüzden kardeşi Halit’le çok iyi anlaşmaktadır. Hasan Ethem Hukuk Fakültesi’nde okumakta fakat ailesini geçindirebilmek için de Beyazıt Numune Mektebi’nde öğretmen olarak çalışmaktadır. Fakir ama mutludurlar. Babalarından kalan küçük bir dükkan satılmıştır. Fakat tüccar para yerine senet vermiş, onları da ödemekten caymıştır. Hasan Ethem tüccarı mahkemeye verir. |
|
Bu sırada savaş çıkar ve Halit askere alınır. İlk defa abisinden ayrılacağı için üzgün, savaşı yaşayacağı için mutlu ve gururludur. Kardeşinin cepheye gitmesiyle Hasan Ethem yalnız kalır. Yıllar boyu ağabeylik yaptığı kardeşi orada yapayalnızdır. Kendisi de dayanamayıp gönüllü olur ve Teğmen rütbesiyle Çanakkale’ye gider. Kardeşiyle ayrı birliklere düşmüştür. Fakat zaman zaman görüşmektedirler. Cephede gördüğü Halit değişmiştir. Artık abisinin kanatları altında kalmış neşeli çocuk değildir. Kendine güvenen, cesur birisi olmuştur. Cephede rolleri değiştirmişler Halit, abisi Hasan Ethem’i kanatları altına alır. Hasan Ethem bundan gurur duyar. Bir süre sonra Hasan Ethem ve kardeşi Halit püskürttükleri düşman saldırılarını birbirlerine anlatıp rekabet ederler. Yine çocukluktaki gibi kim daha iyi yarışına girerler. Savaş onları ayırmamış birbirlerine daha sıkı kenetlenmişlerdir. İki kardeşin gözüpekliği komutanlarının hoşuna gitmektedir. Bu sırada tüccar, Hasan Ethem’in savaşta olmasından yararlanıp davanın ileri tarihe atılmasından hoşnuttur. Ailenin yetişkin çocuklarının savaşa gitmesi yüzünden parayı vermeden senetleri alabilmek için aileyi sıkıştırmaktadır. Hasan Ethem ve Halit durumu öğrenip kahrolurlar. Bu sırada düşmanın Çanakkale’den geri çekilmesi için saldırı yapılır. Saldırı başarıya ulaşır. Düşman daha fazla kuvvet kaybetmeden geri çekilmek zorunda kalır. Hasan Ethem bu saldırıda ölür, kardeşi Halit yaralanır. Albayları ailevi durumlarını öğrenir. Albay İstanbul’daki arkadaşına haber gönderip parayı tahsil etmesini rica eder. Arkadaşı da Hasan Ethem’in öldüğü saldırıda gazi olup geri hizmete alınmış bir askeri tüccara gönderip parayı tahsil ettirir. Annesi parayı aldığında, gaziye Hasan’ın ölümünü anlattırıp ağlarken, Halit hastaneden taburcu olup geri gelir. Göğsünde hem kendi madalyasını hem de abisinin madalyasını taşımaktadır. |
 |
|
 |
 |
 |
SON NEFES |
 |
|
 |
 |
| |
 |
İlyas’ın bulunduğu siper, Aşık Mustafa, Aşık Hüseyin, Aşık Ömer’in adlı üç halk ozanının olduğu siperdir. Üç halk ozanı olmasına rağmen sadece Aşık Ömer’in sazı vardır ve oda sazıyla akşamları yanık türküler söylemektedir. Türküleri, İngilizlere bile savaşın vahşetini unutturmaktadır.
Bir saldırı sırasında Aşık Ömer şehit olur. İlyas ve arkadaşları onu sazından ayırmaz ve ellerindeki tek sazı onunla birlikte gömerler. Bu ölüm İlyas için bir dönüm noktası olur. Artık eve dönmekten umudunu kesmiştir. O da Çanakkale’de ölecektir. Geride bıraktığı karısı Gülcan, kızı Gülbahar’ı kasabanın Bektaşi dedesi Haşim Baba ve oğlu Muhammed Ali’ye emanettir.
|
|
Kasabada ise Muhammed Ali, Zeynel’le birlikte babasının sohbetlerini dinlemekte dergahın işlerini görmektedir. Zeynel aslında Ravel isimli bir İngiliz ajanıdır. Haşim Baba Zeynel’in aslını bilir ama kendi özünü bulabilmesi için ses çıkarmayıp vicdanıyla baş başa bırakmayı tercih eder. Zeynel’in (Ravel) Bektaşi geleneğini ve öğretilerini gördükçe vicdan azabı her geçen gün artmaktadır.
Muhammed Ali, abisi olarak gördüğü Hıdır’ın şehitlik haberini aldığında kararını verir ve asker olarak gönüllü yazılır. Muhammed Ali’nin bu tavrı Zeynel’in karar vermesini sağlar.
Muhammed Ali, Çanakkale’ye gönderilir. Orada İlyas’ın bölüğüne düşer. İlyas, Aşık Mustafa, Aşık Hüseyin ve Muhammed Ali omuz omuza savaşmaya başlar. Akşamları Aşıkların atışması askerin en büyük neşe kaynağıdır. İngilizlerse Aşık Ömer’i merak etmektedir. Sonunda bir mesaj yazıp onun neden türkü söylemediğini sorarlar gelen cevap iç burkucudur; O arkadaşımızı geçen hafta vurdunuz. Bu sırada Türkler, İngilizleri söküp atacak yeni bir taarruza başlar.
Yeni saldırıyla birlikte İngilizler siperden geri çekilmek zorunda kalır. Fakat Muhammed Ali de şehit olanlar arasındadır. Savaşın sonunda İlyas evine döner. Haşim Baba’ya oğlunun ölüm haberi gelir. Haşim Baba da oğlu Muhammed Ali’nin resmini dergahta asılı Türk bayrağının üstüne koyar ve ona yazdığı nefesle adını ölümsüzleştirir. |
 |
|
 |
 |
 |
BENİ SİZLERDEN AYIRMAYIN |
 |
|
 |
MEHMET AKİF |
 |
|
 |
 |
| |
 |
Mehmet Akif, veterinerlik fakültesini bitirmiş ama edebiyatla uğraşan bir yazardır. Yazdıkları, edebiyat dünyasında batıyı özenenler tarafından küçümsenir. Ama o inatla Türk insanının inançlarından uzaklaşmasını eleştiren yazılar yazmaya devam eder. Onu sevmeyenler eski kafalı olduğunu öne sürmektedir. Onu küçümseyenler savaş çıktığında duraksar. Ama kısa sürede toparlanıp bu seferde Almanya’yı övüp, yönetime yakın durmaya çalışırlar. Mehmet Akif’in düşüncelerinde haklılığı İngiltere ve Fransa’nın davranışlarıyla ortaya çıkmaya başlamıştır. Savaş sosyal hayat üzerinde etkisi hissettirse de aydın kesimin yaşamına yönelik bir tehdit değildir. Mehmet Akif’e göre bu bir ölüm kalım savaşıdır. |
|
Bu sefer Osmanlı’nın yaşamasına izin verilmeyecek toptan yok edilecektir. İlk defa aydın kesimle, fakir Anadolu’nun kaderleri aynı noktada kesişmiştir. Alman İmparatoru tarafından yapılan daveti, Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı Eşref Bey’in ısrarıyla kabul eder. Orada, savaşırken Almanlar tarafından esir alınmış Müslüman askerlere durumu anlatır. Kendini paralarcasına koşuşturmaktadır Mehmet Akif. Kafasında, onu rahatsız eden bir düşünce vardır. Ona göre yaptıkları cephedekilerin yanında hiçbir şeydir. Bu insanlara daha fazla hizmet etmek zorundadır. Bu arada Çanakkale’den kötü haberler gelmektedir. Mehmet Akif çevresine umut verir. Ona göre, küçümsenen, geri kafalı, fakir denilen Anadolu insanı devletini kurtaracaktır. Bu insanlara yaptıklarının boşa olmadığını gösterecek bir şeyler yapmalıdır. Eğer yapamazsa kendisini affedemeyecektir. Kendisini rahatsız hissetmektedir. Bu rahatsızlık Çanakkale’den gelen zafer haberiyle sona erer. Zafer sevincini nasıl yaşayacağını düşünürken aradığı çözümü bulur. Orada ölenler adına yapabileceği en iyi işi yapacaktır. Böylece geceler boyu oturup Çanakkale Şehitleri şiirini yazar. Mehmet Akif bir kere daha haklı çıkmıştır. Osmanlı devleti zayıfta olsa, Türk milleti zayıflamamış haksızlığa karşı hala ilk günkü gibi güçlüdür.
lyas’ın bulunduğu siper, Aşık Mustafa, Aşık Hüseyin, Aşık Ömer’in adlı üç halk ozanının olduğu siperdir. Üç halk ozanı olmasına rağmen sadece Aşık Ömer’in sazı vardır ve oda sazıyla akşamları yanık türküler söylemektedir. Türküleri, İngilizlere bile savaşın vahşetini unutturmaktadır.
Bir saldırı sırasında Aşık Ömer şehit olur. İlyas ve arkadaşları onu sazından ayırmaz ve ellerindeki tek sazı onunla birlikte gömerler. Bu ölüm İlyas için bir dönüm noktası olur. Artık eve dönmekten umudunu kesmiştir. O da Çanakkale’de ölecektir. Geride bıraktığı karısı Gülcan, kızı Gülbahar’ı kasabanın Bektaşi dedesi Haşim Baba ve oğlu Muhammed Ali’ye emanettir.
Kasabada ise Muhammed Ali, Zeynel’le birlikte babasının sohbetlerini dinlemekte dergahın işlerini görmektedir. Zeynel aslında Ravel isimli bir İngiliz ajanıdır. Haşim Baba Zeynel’in aslını bilir ama kendi özünü bulabilmesi için ses çıkarmayıp vicdanıyla baş başa bırakmayı tercih eder. Zeynel’in (Ravel) Bektaşi geleneğini ve öğretilerini gördükçe vicdan azabı her geçen gün artmaktadır.
Muhammed Ali, abisi olarak gördüğü Hıdır’ın şehitlik haberini aldığında kararını verir ve asker olarak gönüllü yazılır. Muhammed Ali’nin bu tavrı Zeynel’in karar vermesini sağlar.
Muhammed Ali, Çanakkale’ye gönderilir. Orada İlyas’ın bölüğüne düşer. İlyas, Aşık Mustafa, Aşık Hüseyin ve Muhammed Ali omuz omuza savaşmaya başlar. Akşamları Aşıkların atışması askerin en büyük neşe kaynağıdır. İngilizlerse Aşık Ömer’i merak etmektedir. Sonunda bir mesaj yazıp onun neden türkü söylemediğini sorarlar gelen cevap iç burkucudur; O arkadaşımızı geçen hafta vurdunuz. Bu sırada Türkler, İngilizleri söküp atacak yeni bir taarruza başlar.
Yeni saldırıyla birlikte İngilizler siperden geri çekilmek zorunda kalır. Fakat Muhammed Ali de şehit olanlar arasındadır. Savaşın sonunda İlyas evine döner. Haşim Baba’ya oğlunun ölüm haberi gelir. Haşim Baba da oğlu Muhammed Ali’nin resmini dergahta asılı Türk bayrağının üstüne koyar ve ona yazdığı nefesle adını ölümsüzleştirir.
|
| |
 |
 |
 |
 |
ÜÇ KARDEŞ |
 |
|
 |
 |
| |
|
 |
Vehbi Kemal Paşa, dürüst görevine bağlı, üç oğlu da asker olan Osmanlı paşasıdır. Büyük oğlu Mehmet Ali Yüzbaşı, ortanca oğlu Refik Harp Okulu, küçük oğlu Fehmi ise Kuleli Askeri Lisesi öğrencisidir.
Seferberlikle beraber, harp okulu ve askeri lise öğrencilerinin de cepheye gönderileceği haberi Vehbi Kemal Paşa’yı endişelendirir. Fakat Paşa bütün endişelerine rağmen, çocuklarına iltimas geçmeyecektir.
Çocukları, herkesin ihtiyat tümeni diyerek önemsemediği Yarbay Mustafa Kemal komutasındaki 19. Tümen’de göreve başlar…
|
|
Erkan-ı Harp koridorlarında ise Yarbay Mustafa Kemal, Türk ve Alman kurmaylarının hatalı kararlarına karşı çıkmaktadır.Paşa’nın karısı Mukaddes Hanım cephedeki üç oğlu için endişe ederken, Mehmet Ali’nin eşi Rana da üç çocuğuyla kocasının yolunu gözlemektedir. Ortanca kardeş Refik’in müstakbel nişanlısı Seniha ise önceleri Refik’in gitmesine razı olmasa da daha sonra onun doğru olanı yaptığını anlayacaktır.
Üç kardeş, Yarbay Mustafa Kemal kumandasındaki 57. Alay efsanesinin bir parçası olacaktır… |
 |
|
 |
 |
|