KINALI HASAN
 
Bu hikaye Çanakkale’de şehit olan Yozgatlı Hasan'ın hikayesidir

Yozgatlı Hasan’ın lakabı da “Kınalı Hasan” olmuş Çanakkale’de. Hasan, Yozgat ilinin Sarıkaya kazasına bağlı Karayakup köyünden(Belde)…

Daha bıyıkları terlememiş bu delikanlı, kendisi gibi gencecik arkadaşları ile beraber yayan yapıldak yürüyerek Yozgat’tan çıkıp Çanakkale’ye ulaşmışlar.

Burada 64. Piyade Alayı, 1. Tabur, 2. Bölüğe intisap edip çakı gibi Mehmetçik olmuşlar. Zaten taburlar, alaylar Çanakkale’de eriyip bittiği için cepheye gelen gönüllülere şiddetle ihtiyaç vardır.

İkinci bölüğün komutanı Yüzbaşı Sırrı Bey, askerlerini savaşa hazırlamak için onların talimlerinden boş kalan istirahat anlarında onlarla tanışıp konuşmaya başlardı.Böyle bir vakitte Yüzbaşı Sırrı Bey, Yozgatlı Hasan’la da tanıştı. Hasan’ın başındaki kına Sırrı Bey’in dikkatini çekti. Cepheye gelen askerlerin sağ ellerinde, sağ elinin üç parmağında ya da sağ ayağının parmaklarında kına görmeye alışıktı Sırrı Bey ama baştaki kınayı ilk defa görüyordu. Hasan’a bunun mânâsının ne olduğunu sorduğunda Hasan utandı, üzüldü ve dedi ki komutanına:
-Komutanım, buraya geleceğim vakit anam yaktı bu kınayı. Ben de niye diye sormadım.
Sırrı Bey:
-Öyleyse bir mektup yaz da sor bakalım, biz de öğrenmiş olalım.
Hasan:
-Ben yazı yazmasını bilmem ki komutanım.
Sırrı Bey:
-Öyleyse sen söyle bölük yazıcısı yazsın köyüne, bakalım ne cevap gelecek?
Hasan:
-Baş üstüne komutanım.

     Bir istirahat anında bölük yazıcısı Hasan’ın yanına gelir. Hasan söyler, o yazar. Selam kelamdan sonra Hasan, bulunduğu yerin güzelliğinden, çiçeklerin kokusundan, arkadaşlarının dostluğundan, komutanının tatlı dilinden bahsettikten sonra, konuyu kınaya getirir.
-Anacığım, kumandanım saçımdaki kınayı sordu, ben bilemedim. Arkadaşlarımın arasında mahcup oldum. Kardeşlerimi askere gönderirken sakın onların saçlarını kınalama. Onlar benim gibi mahcup olmasınlar. Kınanın bir mânâsı varsa bildir de kumandanıma söyleyeyim.
Mektup Yozgat yollarına çıkar. Cevap gelir mi gelmez mi, anasına ulaşsa okur mu, okutur mu belli değil. Lakin Çanakkale’de sırtlan gibi saldıran düşmana karşı koymak lazım geldiği için ihtiyat kuvvetlerinin fazla bekleyecek zamanı yoktur. 2. Bölük de savaşın en çetin alanlarında görev yapar. Bu öyle bir harptir ki, dünyada eşi benzeri olmayan bir vahşet yaşanmaktadır. Anadolu’nun kınalı koç yiğitleri, ellerindeki kıt imkanlarla, adeta etten bir duvar örüp düşmana geçit vermeden namusları için, vatan için buruşmaya başlamışlardır. Bu ateş cehenneminde nice kınalı koç yiğitlerimiz, körpecik delikanlılarımız şehit olmakta, Avrupalının kan içen canavar makineleri, gemileri, topları Gelibolu’yu bir kan gölüne çevirmektedir.

      Aradan iki ay geçmiştir. Bir gün Yüzbaşı Sırrı Bey’in bölük karargahına birkaç mektup ulaşmıştır. Yozgat’ın Sarıkaya İlçesi Kara Yakuplar köyünün köy katibi mektubu Hasan’ın anasına ulaştırmış ve anasının söylediklerini de yazıp cepheye yollamış. Mektup da anası şunları yazmış:
“Yavrum, Hasanım, Kınalı Kuzum,
Mektubun geldi, sanki dünyalar benim oldu. Köy katibi okudu, ben ağladım. Kumandanını pek sevmişsin, ne güzel! O senin babının yarısıdır. Sakın ola yavrum kumandanının emrinden çıkma, önünden aykırı geçme. Ateşe bas dese basasın yavrum. Kars’tan, Siirt’ten, Adana’dan, Uşak’tan arkadaşların olmuş. Birbirinizi çok sevip iyi geçinirmişsiniz. Elbette öylesi yakışır yavrum. Onlar senin dünya ahret hakiki kardeşlerindir. Sakın onları incitme yavrum. Südümü sana helal etmem. Kumandanın saçındaki kınayı sormuş. Bunda bilmeyecek ne varmış ki yavrum? Bizim burada Allah için kurban seçilen koçların başını kına ile süslerler. Ben de dört kardeşin içerisinde en çok seni sevdiğim için seni Hz. İsmail’e kardeş seçtim. O da kurban edilmek istendiğinde kınalanmamış mıydı? Yavrum, kıyamet günü, mahşer yerinde, o kına senin işaretin olacak, o kalabalıkta seni kolayca bulacağım. Aha işte benim kınalı kuzum da burada deyip seni bağrına basacağım.
Anan Hatçe”
Sırrı Bey, iki gözü iki çeşme mektubu okur. Sonra posta erini çağırır.
-Şu Yozgatlı Kınalı Hasan’ı bulun bakalım. Mektubunu ona ben okuyacağım, onun okuması yoktu.
Çok geçmez posta eri geri döner.
-Kumandanım Hasan bir hafta önce Arıburnu’ndaki şiddetli muharebede Hakk’a yürümüş.
Sırrı Bey, orada göz yaşarı içerisinde yana yakıla bağırmaya başlar:
- Bilmeliydim, bilmeliydim. Kurbanların kınalı olması gerek. Bu yiğitlerin hepsi de kınalı… vatana kurban seçilip gönderildiler. Bunların hepsi de kınalı kuzu, hepsi de Hasan gibi… Bilmeliydim, bilmeliydim.Dilimizi koruyalım,ona sahip çıkalım.

SAKA HÜSEYİN
 
İkinci Anafartalar taarruzundan sonra, Türk birlikleri Anafarta Ovası'na ve tepelere yerleşmişti 35. Piyade Alayı 2.Bölük erlerinden Hayrabolu'lu Hüseyin alayın su ihtiyacını gidermekle görevli idi sabahın alaca karanlığında katırı ile yola çıktı.
Bigalı Köyüne gidip, kuyulardan tahta, damacanalara su doldurup geriye dönüşünü akşamın karanlığına denk getirmeye çalışırdı.

Katır önde, bizim Saka Hüseyin arkada ama, yola çıkmadan evvel katırının kulağına eğilir, her defasında söylediği sözleri tekrarlardı: "Haydi, Büyük Anafarta Köyünün üstünden 35. Piyade alayının bulunduğu siperlere" katır gide-gele bu yollara alışmıştır.

Fakat yolda, Hüseyi'nin çenesi durur mu? Savaş var imiş! Yığınla yaralı taşırlar imiş, umurunda mı? O bir türkü tutturmuş gidiyordu:
"Pınar baştan bulanır İner dağı dolanır
Al başımdan sevdayı Buna can mı dayanır. Rinna, rinna yarim, Rinna, rinna.
Saka Hüseyin damacanlarına suyu doldurarak "deh" deyip akşam karanlığında yola koyulur.Siperlerde 2. Bölük su bekliyor.Yaralılar daha da çok su bekliyorlar.Birden bire, yanı başında iki karaltı beliriyor.Gavurca haykırıyorlar!
"Dur! kımıldama!"
Hayrabolulu Hüseyin'in yapacak hiç birşeyi yok akıl almaz, gene de eşi görülmemiş büyük bir zeka kıvraklığı ile; düşman erlerine gevrek gevrek gülümsemeye başlar ve eliyle, koluyla katırının sırtında sallanan su damacanalarını gösterir, "Kumandan, kumandan?..." diye geveleniyor ve büyük bir saygı ile anzak kumandanını selamlayarak "Emret gavur kumandan!" der.Derhal bir tercüman bulunur. Saka Hüseyin anlatmaya devam eder.
"Bu su damacanalarını kendi kumandanım gönderdi. Sizin yaralılarınıza hediyemizdir.Düşmanımız susamıştır, susuz kalmasınlar dedi Mülazım Efendi!" ve arkasından ilave etti.Bu sudan verinde bir bardak ben içeyim der!"
Anzak Teğmeni kıpkırmızı kesilir... Gözleri dolar.İlk iş Hüseyin'i kucaklayıp iki yanağından öpmek.İkinci iş, Hüseyin'i tartaklayan devriyeleri bir güzel fırçalamak, üçüncü iş, Hüseyin'i siperin dibine oturtup soluklandırmak, o " comed bell" kutularından, Oxo et suyu özündeni sarma tütünden, cigara kağıtlarından, Topler çikolata paketlerinden bol bol yağdırmak...Bu aldıkları hediyeleri katırın sırtına vurur, kurnaz bir tilki gibi, siperden sipere zıplayıp kapağı ikinci bölük hattına atınca, bu sefer gözleri fal taşı gibi açılma sırası Mehmetçik' tedir."

EDİNCİKLİ MEHMETLER
 
Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı konumdan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.Yalvarırcasına:

"Komutanım ne olur şu kolumu kes!"
Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar:
"Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!"
Bu ilahi cümleleri eimr gibi işiten Teğmen Saip, bıcağı kola kola vurur.Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet.Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: "Bu kol vatana feda olsun," der.
Yerdeki et parçalrından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur.

Çünkü, Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu.
O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti.Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.
Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı.Alayların içine karışır, teke tek vuruşur.Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın ıyla haklamadığı kafir kalmaz.Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu.Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü...Gözü dünyaya kapandı..."

GAZİ MEHMET AŞKIN’IN ANLATTIKLARI
 
İngiliz donanması Saroz’dan top atışları ile bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu.Böyle bir atıştan sonra, aynı, birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemin iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm, henüz sağ idi.Yanına kadar gidebildim.Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen Recep Eniştem:

“Kardeşim niçin böyle ah edip aglarsin, benim cigerimi daglarsin! Allah’ in verdigine merhaba! Takbir- i Rabbani böyle imiş! Onun kazasi geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir.Arzuladigim savaş yolunda oldu.O saadet bana yeter! Sen sag kalirsan, anamin elini benim içinde öp! Emzirdigi sütleri helal etsin!” dedikten sonra:

“Başimi kibleye dogru çevir!” diye bildi... Ruhu çoktan uçmuştu...
Halil, bölükte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı.Bir mütted sessiz kaldı ve sonra: “Ahiretlik ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harbediniz! Ta ki Gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! Nidalarını rahatlıkla duyayım!” dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti

“Karayürek deresi’ne doğru iniyorduk: Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında geziniyordum.Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu, mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi avucuma mataradan su aldığımda, matarama doğdurduğum suyun kan olduğunu anladım.”

İNSANLIK DERSİ
 
Çanakkale Savaşlar'ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:

"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi göleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:

- Niçin öldürmek istediğin askere ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün". Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutan ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..."

BEDELİ ÇANAKKALE’DE ÖDENDİ
 
Mehmet Muzaffer ve arkadaşları Mekteb-i Sultani öğrencisidir. Muzaffer tarih Hocaları ve aynı zamanda okul müdürü olan Münir Bey’le anlaşamamaktadır. Muzaffer kız arkadaşı Müjgan’la evlilik hayalleri kuran neşeli bir gençtir.
Diğer arkadaşları Ziya, Kemal, Halid, Tarık ve İbrahim’le okul günlerini tatlı yaramazlıklarla geçirirken savaş çıkar ve İstanbul gün geçtikçe zor şartlar altında kalır. Daha öncede savaşa öğrencilerini gönderen Münir Bey aynı şeyler olacak diye endişelenmektedir. Ancak öğrenciler bir gece gizlice muziplik olsun diye girdikleri Münir Bey’in özel odasında şehit öğrencilerin anılarını görünce dönülmez bir karar aşamasına gelirler. Hepsi gönüllü yazılır.
Komutanı Muzaffer’i oyalamak için, kamyon lastiği almaya İstanbul’a gönderir. Ancak kimsenin aklına gelmeyeni Muzaffer başarır, Sahte senet hazırlayıp üzerine Bedeli Çanakkale’de ödenecektir diye yazar. Kamyon lastikleriyle cepheye geri döner. Lastikler sayesinde bölüğüyle birlikte Gazze’ye gider ve orada şehit düşer. Tuttuğu günlük Münir Bey’e ulaştığında Müjgan da tüm olanları büyük bir acıyla öğrenir.
NİŞANLIYA VERİLEN SÖZ
 
Şefika ve Semih güzel sanatlar öğrencisi, nişanlı iki gençtir. Aileler gençlerin evliliğini onaylamaktadırlar. Okul arkadaşları Suzan, şımarık ve kıskanç bir kızdır. Babası Avni Bey ise İngiliz hayranı bir tüccardır. Savaş patlak verir. Savaş, evlilik hazırlıkları yapan Semih’le Şefika’yı birbirinden ayırır. Semih ve Şefika için felaket olan savaş, Suzan ve ailesi için altın bir fırsattır. Suzan’ın babası Avni Bey, İngilizlerin desteğinde Doğudaki Ermeni çetelerine kaçak silahlar gönderir.

Kaçak silah satışından dolayı büyük paralar kazanır. Savaşın alevlenmesiyle birlikte Semih gönüllü olarak askere yazılır. Cepheye gelir. Cephede Bölük komutanı Yüzbaşı Celadet’le tanışır. Onu Şefika’ya yazdığı mektuplarda anlatır.
Semih, Yüzbaşı  Celadet, ile büyük kahramanlıklara imza atar. Ancak bir tepeyi ele geçirirken şehit olur.Aynı saldırıda Yüzbaşı Celadet sonradan ayağını kaybedecek kadar ciddi yaralanır. Semih’in ölüm haberi Şefika’ya ulaşır. Şefika üzüntüsünden kahrolur. Celadet tedavi için İstanbul’a gönderilmesi ile birlikte Şefika’yla karşılaşma fırsatı bulur. Bu arada Şefika’nın ağabeyi Vedat adamlarıyla Suzan’ın babası Avni Bey’i ve İngiliz ajanı William O’Hara’yı izlemeye başlar ve onları suçüstü yakalar. Şefika, gönüllü hemşire olur. Celadet, cepheden geri kalıp işe yaramaz hale gelmesinden dolayı hayata küser. Şefika boş zamanlarında Celadet ile ilgilenip yeniden hayata bağlanmasını sağlar. Bunu Semih’in anısını canlı tutmak için yapmaktadır. Tüm bu olanları Güzel sanatların hocası Mösyö Pier ve Suzan’ında dahil olduğu öğrencileri duvara yaptıkları Semih portresiyle ölümsüzleştirir.
ÜÇ PINARLI ALİ
 
Üçpınarlı Ali Osmanlı’nın çalkantılarla geçen son yıllarında yetişmiş bir kabadayıdır.Sevdiği kız Zeynep zengin bir ailenin kızı olduğu için, Zeynep’in babası Hüseyin Ağa, Ali’nin kızını kaçıracağı korkusuyla ona tuzak kurar ve Ali’yi en samimi arkadaşı ve kardeşi gibi kabul ettiği Levon’la beraber hapse attırır.Ali ve Levon hapishanede Mehmet Salih,Kadir ve Cemil ile tanışır.Hepsi yaşadıkları hayat ve suçlarından dolayı toplum tarafından dışlanmış sert adamlardır.kendi başlarının çaresine bakmayı bilirler.Havalandırmada Hüseyin Bey’in tuttuğu iki adam Ali’yi öldürmek ister, fakat yeni koğuş arkadaşları ona sahip çıkınca aralarında bir dostluk başlar.Hayatın o kadar da acımasız olmadığını öğrenirler.Çanakkale Savaşı’na gönüllü olma onların haytalarındaki değişimi başlatır.
Asker ihtiyacını karşılamak için hükümet özel bir kanun çıkarır.Gönüllü olma karşılığında suçları bağışlanacaktır.Hepsi gönüllü olur.Her ne kadar hapishane müdürü bunu bir kaçma fırsatı olarak göreceklerine inansa da devletin ajanı olarak çalışan Emin Bey adındaki Cemil ve Binbaşı onlara güvenir.Askerde, onlara her zaman alışık oldukları gibi davranılmaz.Askerde herkes eşittir.Cepheye geldiklerinde savaşmak yerine mutfak çadırında görev alırlar.Bu onların ağırına gider.Ali ve Levon yemek götürürken düşman baskın timi tarafından esir alınır.Düşman subayının Levon’u kendi yanına çekme çabaları sonuç vermeyince onları öldürmek üzere açık araziye çıkarır.Fakat Levon ve Ali arkadaşlarına cesaret verircesine, külhanbeyliğin gerçek anlamını düşünerek bir kardeş gibi son kez el sıkışıp düşmana saldırır.Bu çatışmada hepsi ölür.
EZİNELİ YAHYA ÇAVUŞ
 
Yahya Çavuş ve takımı, 3. taburla birlikte düşmanın çıkarma yapma olasılığına karşı Ertuğrul Koyu’na mevzilenirler. 2 gün boyunca düşmanı bekleyen tabura ittifak güçlerinin donanması bombardımana başlar. Bu sırada Tabur komutanı Binbaşı Mahmut Bey şehit olur. Komutayı 21 yaşındaki asteğmen Hüseyin Bey alır. Fakat aralıksız süren şiddetli bombardıman sonucu o da şehit olunca komuta Yahya Çavuş’a kalır. Yahya Çavuş sağ kalan 67 kişiye yeniden mevzi aldırır. Bombardıman sona ermiş ve İngilizler River Clyde gemisini Truva atı şeklinde kullanarak sahile çıkmaya hazırlanmaya başlamıştır.
Sağ kalanlar bombardıman sonucu bitkin ve çaresiz durumdadır. Hepsi öleceğini anlamıştır.
En büyük endişe ve üzüntüleri, büyük bir güçle saldıracak düşmanı durduramayacak olmalarıdır.Balkanlarda ve Galiçya’da savaşmış eski bir cephe kurdu olan Yahya Çavuş ise kurnazca taktikleriyle takımının hayatta kalarak savaşmasını sağlamaya çalışır. 3000 kişilik çıkarma kuvvetini durdurmayı başarır.Düşman River Clyde gemisine sığınıp karaya çıkmak için saldırdıkça, Yahya Çavuş ve arkadaşları daha şiddetli bir ateşle karşılık verirler. İngilizler önlerinde 2000 kişilik bir düşman olduğunu düşünüp daha fazla takviye alırlar. Yavaş yavaş eriyen Türk tarafında, bacağından yaralı Yahya Çavuş ve 5 kişi kalır. İngilizler çemberi daralttığında arkadan gelen Türk kuvvetlerine 2 gün kazandırılmıştır. Yahya Çavuş ise son kalan arkadaşlarıyla şehit olur. İngilizler karşılarında sadece 67 kişi olduğunu öğrenince bu cesaret karşısında çok şaşırırlar.
Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuş’tular
Tam üç alayla burada gönülden vuruştular.
Düşman, tümen sanırdı bu şahane erleri
Allah’ı arzu ettiler, akşama kavuştular…
BİR TUTAM SAÇ
 
Zahit subay olmak üzere harp okulunda okumaktadır. Aynı mahallede oturan Zeynep’e aşıktır. Zeynep’te çocukluk arkadaşı olan Zahit’e aynı duyguları beslemektedir. Fakat Zeynep’in babası kızını zengin akrabalarına vermek ister. Akrabaları olan Paşa, Zeynep’i beğenmiş ve oğluna istemektedir. Baba bu yüzden kızının Zahit’le olan ilgisini kesmesini ister. Zahit’in annesi sayesinde rahatlıkla Zahit’le görüşen Zeynep bu karara isyan eder. Zahit bu sırada teğmen rütbesiyle harp okulunu bitirip göreve başlamıştır. Annesini Zeynep’i istemek üzere gönderir. Baba red cevabını verir.
Bu sırada paşa gücünü kullanıp Zahit’i uzak bir yere sürmek ister. Zahit, komutanı sayesinde gitmekten kurtulur ve yapısı gereği kızıp Zeynep’i kaçırır.
İlk gece Zeynep ve Zahit birbirlerine çevrelerinde onları kavuşturmak istemeyenler ne yaparsa yapsın birbirleri için yaşayacakları sözünü verir. Baba Zahit’i şikayet eder fakat kızı isteyerek kaçmıştır ve damadı Zahit askerdir. Bu yüzden fazla uğraşamaz. Çevresi bu evliliği onaylaması gerektiğini söyler. Baba onları rahat bırakır ama kızını affetmez. Zeynep ise bir süre sonra Zahit’in evine taşınır ve kayınvalidesiyle yaşamaya başlar. Annesi kızını rahatça görmektedir ama baba onunla konuşmaz. Paşa ise yeğenini reddettiği için Zeynep’e kırgın, Zahit’e ise kızgındır. Zeynep ve Zahit’in Nadide adını verdikleri bir kızları olur. Çocuk sevinci Zahit’i ve Zeynep’in birbirlerine olan bağlılığını perçinler. Bu sırada savaş çıkar.

Zahit Çanakkale’ye görevli olarak gider. Baba ise Zeynep’e, Zahit ölürse kendisinin haklı olacağını bildirir. Zahit cephede kahramanca çarpışır. Üsteğmen olur. Askerleriyle birlikte düşman siperine baskın yaptığı bir gece şehit olur. Üzerinden sadece kızı Nadide’nin kurdeleye bağlı bir tutam saçı ve karısının fotoğrafı çıkar. Zeynep ise Zahit’in en son mektubunda vasiyet olarak istediklerini yapar. Eşyalarını satar, borçlarını öder. Evine dönerken mahallede babasıyla, paşa’yı görür. İkisi de sessizdir.  Zeynep’in ne yapacağını beklerler. Zeynep kucağında kızıyla birlikte vakur bir ifadeyle yanlarından geçerken onlara Zahit’le evlenerek en doğru kararı verdiğini çünkü bir kahramanla evlendiği için mutlu olduğunu söyler. Kızı artık onun için Zahit’ten kalan tek hatıradır. Paşa ve babası üzgündür. Artık kızgınlığın ve pişmanlığın bir faydası yoktur. Mahalleli Zeynep’le birlikte eve gelip mevlit’e katılır. Baba da gelip ağlayan Zeynep’e sarılıp pişmanlığını belli eder. 
HASAN ETHEM
 
Kurşunlar evlatları bulur,
Vurulan hep analar olur…
Hasan Ethem, Halit, Şevket ve Hilmi kardeşlerin en büyüğüdür. Şevket ve Hilmi henüz çocuktur.
Babaları Balkan Savaş’ında şehit olmuştur. Hasan Ethem, kardeşi Halit’i çocukluğunda kendi oyunlarından ayırmaz, onu kollardı. Halit, abisinin himayesinde büyüdüğü için ona çok bağlıdır. Hasan Ethem bu yüzden kardeşi Halit’le çok iyi anlaşmaktadır. Hasan Ethem Hukuk Fakültesi’nde okumakta fakat ailesini geçindirebilmek için de Beyazıt Numune Mektebi’nde öğretmen olarak çalışmaktadır. Fakir ama mutludurlar. Babalarından kalan küçük bir dükkan satılmıştır. Fakat tüccar para yerine senet vermiş, onları da ödemekten caymıştır. Hasan Ethem tüccarı mahkemeye verir.
Bu sırada savaş çıkar ve Halit askere alınır. İlk defa abisinden ayrılacağı için üzgün, savaşı yaşayacağı için mutlu ve gururludur. Kardeşinin cepheye gitmesiyle Hasan Ethem yalnız kalır. Yıllar boyu ağabeylik yaptığı kardeşi orada yapayalnızdır. Kendisi de dayanamayıp gönüllü olur ve Teğmen rütbesiyle Çanakkale’ye gider. Kardeşiyle ayrı birliklere düşmüştür. Fakat zaman zaman görüşmektedirler. Cephede gördüğü Halit değişmiştir. Artık abisinin kanatları altında kalmış neşeli çocuk değildir. Kendine güvenen, cesur birisi olmuştur. Cephede rolleri değiştirmişler Halit, abisi Hasan Ethem’i kanatları altına alır. Hasan Ethem bundan gurur duyar. Bir süre sonra Hasan Ethem ve kardeşi Halit püskürttükleri düşman saldırılarını birbirlerine anlatıp rekabet ederler. Yine çocukluktaki gibi kim daha iyi yarışına girerler. Savaş onları ayırmamış birbirlerine daha sıkı kenetlenmişlerdir. İki kardeşin gözüpekliği komutanlarının hoşuna gitmektedir. Bu sırada tüccar, Hasan Ethem’in savaşta olmasından yararlanıp davanın ileri tarihe atılmasından hoşnuttur. Ailenin yetişkin çocuklarının savaşa gitmesi yüzünden parayı vermeden senetleri alabilmek için aileyi sıkıştırmaktadır. Hasan Ethem ve Halit durumu öğrenip kahrolurlar. Bu sırada düşmanın Çanakkale’den geri çekilmesi için saldırı yapılır. Saldırı başarıya ulaşır. Düşman daha fazla kuvvet kaybetmeden geri çekilmek zorunda kalır. Hasan Ethem bu saldırıda ölür, kardeşi Halit yaralanır.  Albayları ailevi durumlarını öğrenir. Albay İstanbul’daki arkadaşına haber gönderip parayı tahsil etmesini rica eder. Arkadaşı da Hasan Ethem’in öldüğü saldırıda gazi olup geri hizmete alınmış bir askeri tüccara gönderip parayı tahsil ettirir. Annesi parayı aldığında, gaziye Hasan’ın ölümünü anlattırıp ağlarken, Halit hastaneden taburcu olup geri gelir. Göğsünde hem kendi madalyasını hem de abisinin madalyasını taşımaktadır.
SON NEFES
 
İlyas’ın bulunduğu siper, Aşık Mustafa, Aşık Hüseyin, Aşık Ömer’in adlı üç halk ozanının olduğu siperdir. Üç halk ozanı olmasına rağmen sadece Aşık Ömer’in sazı vardır ve oda sazıyla akşamları yanık türküler söylemektedir. Türküleri, İngilizlere bile savaşın vahşetini unutturmaktadır.

Bir saldırı sırasında Aşık Ömer şehit olur. İlyas ve arkadaşları onu sazından ayırmaz ve ellerindeki tek sazı onunla birlikte gömerler. Bu ölüm İlyas için bir dönüm noktası olur. Artık eve dönmekten umudunu kesmiştir. O da Çanakkale’de ölecektir. Geride bıraktığı karısı Gülcan, kızı Gülbahar’ı kasabanın Bektaşi dedesi Haşim Baba ve oğlu Muhammed Ali’ye emanettir.
Kasabada ise Muhammed Ali, Zeynel’le birlikte babasının sohbetlerini dinlemekte dergahın işlerini görmektedir. Zeynel aslında Ravel isimli bir İngiliz ajanıdır. Haşim Baba Zeynel’in aslını bilir ama kendi özünü bulabilmesi için ses çıkarmayıp vicdanıyla baş başa bırakmayı tercih eder. Zeynel’in (Ravel) Bektaşi geleneğini ve öğretilerini gördükçe vicdan azabı her geçen gün artmaktadır.
Muhammed Ali, abisi olarak gördüğü Hıdır’ın şehitlik haberini aldığında kararını verir ve asker olarak gönüllü yazılır. Muhammed Ali’nin bu tavrı Zeynel’in karar vermesini sağlar.
Muhammed Ali, Çanakkale’ye gönderilir. Orada İlyas’ın bölüğüne düşer. İlyas, Aşık Mustafa, Aşık Hüseyin ve Muhammed Ali omuz omuza savaşmaya başlar. Akşamları Aşıkların atışması askerin en büyük neşe kaynağıdır. İngilizlerse Aşık Ömer’i merak etmektedir. Sonunda bir mesaj yazıp onun neden türkü söylemediğini sorarlar gelen cevap iç burkucudur; O arkadaşımızı geçen hafta vurdunuz. Bu sırada Türkler, İngilizleri söküp atacak yeni bir taarruza başlar.
Yeni saldırıyla birlikte İngilizler siperden geri çekilmek zorunda kalır. Fakat Muhammed Ali de şehit olanlar arasındadır. Savaşın sonunda İlyas evine döner. Haşim Baba’ya oğlunun ölüm haberi gelir. Haşim Baba da oğlu Muhammed Ali’nin resmini dergahta asılı Türk bayrağının üstüne koyar ve ona yazdığı nefesle adını ölümsüzleştirir.
BENİ SİZLERDEN AYIRMAYIN    
 
Çanakkale Savaşı’yla birlikte insanların yaşamları değişmeye başlar. İstanbul’da doktorluk yapan Dimitroyati’de savaşın etkilediği yaşamlar içindedir.

Bir yanda politik hırslarının esiri olan eniştesi, bir yanda ise vatanı için cepheye koşan en yakın arkadaşı Mehmet ve Tıbbıyeli öğrenciler onu çok etkiler. Dimitroyati de bir karar vermek zorundadır.

Ya yıllardır bir arada yaşadığı insanlara, komşularına zor zamanlarında yardım edecek ya da statüsünden yararlanıp savaşı en az zararla atlatacaktır. Dimitroyati, kararını verir ve cepheye gönüllü yazılır.


57. Alay’da Tabip Yüzbaşı rütbesiyle görevine başlar.
Dimitroyati’nin arayışı sona ermiştir. O artık ait olduğu yerdedir. Çanakkale Savaşı’nın kaderini değiştirecek Komutan olan Mustafa Kemal ve 57. Alay’ın kahramanlarından biri haline gelir…
MEHMET AKİF
 
Mehmet Akif, veterinerlik fakültesini bitirmiş ama edebiyatla uğraşan bir yazardır. Yazdıkları, edebiyat dünyasında batıyı özenenler tarafından küçümsenir. Ama o inatla Türk insanının inançlarından uzaklaşmasını eleştiren yazılar yazmaya devam eder. Onu sevmeyenler eski kafalı olduğunu öne sürmektedir. Onu küçümseyenler savaş çıktığında duraksar. Ama kısa sürede toparlanıp bu seferde Almanya’yı övüp, yönetime yakın durmaya çalışırlar. Mehmet Akif’in düşüncelerinde haklılığı İngiltere ve Fransa’nın davranışlarıyla ortaya çıkmaya başlamıştır. Savaş sosyal hayat üzerinde etkisi hissettirse de aydın kesimin yaşamına yönelik bir tehdit değildir. Mehmet Akif’e göre bu bir ölüm kalım savaşıdır.

Bu sefer Osmanlı’nın yaşamasına izin verilmeyecek toptan yok edilecektir. İlk defa aydın kesimle, fakir Anadolu’nun kaderleri aynı noktada kesişmiştir. Alman İmparatoru tarafından yapılan daveti, Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı Eşref Bey’in ısrarıyla kabul eder. Orada, savaşırken Almanlar tarafından esir alınmış Müslüman askerlere durumu anlatır. Kendini paralarcasına koşuşturmaktadır Mehmet Akif. Kafasında, onu rahatsız eden bir düşünce vardır. Ona göre yaptıkları cephedekilerin yanında hiçbir şeydir. Bu insanlara daha fazla hizmet etmek zorundadır. Bu arada Çanakkale’den kötü haberler gelmektedir. Mehmet Akif çevresine umut verir. Ona göre, küçümsenen, geri kafalı, fakir denilen Anadolu insanı devletini kurtaracaktır. Bu insanlara yaptıklarının boşa olmadığını gösterecek bir şeyler yapmalıdır. Eğer yapamazsa kendisini affedemeyecektir. Kendisini rahatsız hissetmektedir. Bu rahatsızlık Çanakkale’den gelen zafer haberiyle sona erer. Zafer sevincini nasıl yaşayacağını düşünürken aradığı çözümü bulur. Orada ölenler adına yapabileceği en iyi işi yapacaktır. Böylece geceler boyu oturup Çanakkale Şehitleri şiirini yazar. Mehmet Akif bir kere daha haklı çıkmıştır. Osmanlı devleti zayıfta olsa, Türk milleti zayıflamamış haksızlığa karşı hala ilk günkü gibi güçlüdür.

lyas’ın bulunduğu siper, Aşık Mustafa, Aşık Hüseyin, Aşık Ömer’in adlı üç halk ozanının olduğu siperdir. Üç halk ozanı olmasına rağmen sadece Aşık Ömer’in sazı vardır ve oda sazıyla akşamları yanık türküler söylemektedir. Türküleri, İngilizlere bile savaşın vahşetini unutturmaktadır.
Bir saldırı sırasında Aşık Ömer şehit olur. İlyas ve arkadaşları onu sazından ayırmaz ve ellerindeki tek sazı onunla birlikte gömerler. Bu ölüm İlyas için bir dönüm noktası olur. Artık eve dönmekten umudunu kesmiştir. O da Çanakkale’de ölecektir. Geride bıraktığı karısı Gülcan, kızı Gülbahar’ı kasabanın Bektaşi dedesi Haşim Baba ve oğlu Muhammed Ali’ye emanettir.
Kasabada ise Muhammed Ali, Zeynel’le birlikte babasının sohbetlerini dinlemekte dergahın işlerini görmektedir. Zeynel aslında Ravel isimli bir İngiliz ajanıdır. Haşim Baba Zeynel’in aslını bilir ama kendi özünü bulabilmesi için ses çıkarmayıp vicdanıyla baş başa bırakmayı tercih eder. Zeynel’in (Ravel) Bektaşi geleneğini ve öğretilerini gördükçe vicdan azabı her geçen gün artmaktadır.
Muhammed Ali, abisi olarak gördüğü Hıdır’ın şehitlik haberini aldığında kararını verir ve asker olarak gönüllü yazılır. Muhammed Ali’nin bu tavrı Zeynel’in karar vermesini sağlar.
Muhammed Ali, Çanakkale’ye gönderilir. Orada İlyas’ın bölüğüne düşer. İlyas, Aşık Mustafa, Aşık Hüseyin ve Muhammed Ali omuz omuza savaşmaya başlar. Akşamları Aşıkların atışması askerin en büyük neşe kaynağıdır. İngilizlerse Aşık Ömer’i merak etmektedir. Sonunda bir mesaj yazıp onun neden türkü söylemediğini sorarlar gelen cevap iç burkucudur; O arkadaşımızı geçen hafta vurdunuz. Bu sırada Türkler, İngilizleri söküp atacak yeni bir taarruza başlar.
Yeni saldırıyla birlikte İngilizler siperden geri çekilmek zorunda kalır. Fakat Muhammed Ali de şehit olanlar arasındadır. Savaşın sonunda İlyas evine döner. Haşim Baba’ya oğlunun ölüm haberi gelir. Haşim Baba da oğlu Muhammed Ali’nin resmini dergahta asılı Türk bayrağının üstüne koyar ve ona yazdığı nefesle adını ölümsüzleştirir.

 
ÜÇ KARDEŞ 
   
Vehbi Kemal Paşa, dürüst görevine bağlı, üç oğlu da asker olan Osmanlı paşasıdır. Büyük oğlu Mehmet Ali Yüzbaşı, ortanca oğlu Refik Harp Okulu, küçük oğlu Fehmi ise Kuleli Askeri Lisesi öğrencisidir.

Seferberlikle beraber, harp okulu ve askeri lise öğrencilerinin de cepheye gönderileceği haberi Vehbi Kemal Paşa’yı endişelendirir. Fakat Paşa bütün endişelerine rağmen, çocuklarına iltimas geçmeyecektir.

Çocukları, herkesin ihtiyat tümeni diyerek önemsemediği Yarbay Mustafa Kemal komutasındaki 19. Tümen’de göreve başlar…

Erkan-ı Harp koridorlarında ise Yarbay Mustafa Kemal, Türk ve Alman kurmaylarının hatalı kararlarına karşı çıkmaktadır.Paşa’nın karısı Mukaddes Hanım cephedeki üç oğlu için endişe ederken, Mehmet Ali’nin eşi Rana da üç çocuğuyla kocasının yolunu gözlemektedir. Ortanca kardeş Refik’in müstakbel nişanlısı Seniha ise önceleri Refik’in gitmesine razı olmasa da daha sonra onun doğru olanı yaptığını anlayacaktır.
Üç kardeş, Yarbay Mustafa Kemal kumandasındaki 57. Alay efsanesinin bir parçası olacaktır…
BAŞA DÖN